Ah mine’-d Dünya!

0
242
Photo by Porapak Apichodilok on Pexels.com

Dünya , Arapça bir kelimedir. Türkçe’de , adi, değersiz anlamlarına gelir.

Edebiyatta, tasavvufta , halk arasında konuşulan günlük dilde değişik isimler söylenmiştir dünya için.

Yalan dünya, diyarı gurbet , iki kapılı han, bir ucu berzaha açılan köprü, misafirhane,  fâni âlem, şeytanın allı pullu kızı gibi pek çok isim ve benzetmeler sayılabilir bu hususta.

Bediüzzaman hazretleri, dünyanın üç yüzünden bahseder;

Birincisi nefsin istek ve arzularına bakan yüzü: Dışı süs içi pistir. Nefsin hoşuna giden cazibedar çeldiriciler mevcuttur. İnsanoğlunu yolundan alıkoyan çağrılar yumağıdır. Oysa hakikatte, siretini yitirmiş surete aşık olunmaz .

İkinci yüzü ;yüce Yaratıcı’nın isimlerinin tecelli yeridir. Burada ilimler ayağıyla yürünür. Marifet ve tefekkürle farklı güzellikler yaşanır.

Üçüncü yüzü; ahiretin tarlasıdır. Kişi ahiretini dünyada kurar  yani inşa eder. Burada ne ekerse, ahirette onu hasat eder.

Her üç yüzüyle de muhatap olan insanoğlu, uzun yol yolcusudur. Onun bu yolculukta, diğer duraklara nazaran, en az eyleştiği bir menzildir dünya. Burada, elem de sürur da geçicidir.

Insanoğlu, dünya ve içindekileri değerlendimede , referans olarak kabul ettiği öğretiye , disipline göre belirler dünyadaki duruşunu…

Üç gün aç kalmışsınız. Bir ziyafet sofrasına davet ediliyorsunuz. En sevdiğiniz yemekler var. Onlardan alacağınız lezzet, yedikleriniz , gırtlaktan aşağıya ininceye kadardır. Sonrasında belki, hazım sıkıntısı bile çekebilirsiniz.

İşte, dünyaya dair bütün hazlar ; o çok acıkmışken yediklerimizden aldığımız haz kadardır. Her nimetin, kendi ölçüsünde bir de külfeti  vardır ayrıca…

Köprüdür demişler dünya için. Köprüde konaklanmaz, gezi ,dinlenme , eylenme gibi etkinlikler yapılmaz .Oradan sadece  geçilir.

İç içe ayrılıklar yeridir de dünya. O yüzden pek gülmez dünyalının yüzü. ” Bir üzüm tanesi yedirse on tokat atar.”

Emellerimiz ve ihtiyaçlarımız sınırsız, imkanlarımız sınırlı olduğundan,  dörtbaşı mamur bir mutluluk yaşayamayız burada.

İlahi beyanda da belirtildiği gibi; oyun ve oyalanma yeridir  dünya…

Yaşa, zamana ve mekana göre, değişen sadece oyuncaklardır.. Uğruna nice ömür tükettiklerimiz, vefasızca bırakıp gidiyor ya da, biz gitmek zorunda kalıp, yanımızda götüremiyoruz onları…Öyle ya, ne al yazmalı , selvi boylular gördü bu dünya. Ne Şeddatlar, Karunlar gördü…

Nerede şimdi yeri göğü inleten kudretli beyler…

Mezarlıklar ibret levhalerıyla dolu. Amma gel görki ;

“Ah mine’-d dünya! “.

Bir türlü iptal edilemeyen randevular taşıyoruz yüreğimizde…

Meramım, dünyadan el etek çekip, tecrit edilmiş bir hayata öykünmek değil. Bilakis, şimdilerde acımasız zulümlerle , dönüp bakacak mecalimizin bırakılmadığı bu dünya bahçesinde , kayıplarımızdan ötürü hayıflanmaya gerek olmadığına işaret etmek… Burası böyle…

Vakti zamanında , Anadoluyu köy köy dolaşan , nerede akşam orada sabah, rind meşrep hayat yaşayan Hasan Efendi namında bir halk kahramanı varmış. Bu dolaşmalarından birinde,bir köyün girişindeki  kabristana düşer yolu Hasan Efendinin .

Kabir ahalisine , bir fatiha okuyayım düşüncesiyle , tefekkür edalı aram eyler. Bu arada mezar taşlarındaki yazılar dikkatini çeker.

“Üç yaşında vefat eden  Mehmet Emmi nın ruhuna, bir buçuk yaşında vefat eden Satı Teyzenin ruhuna.”

Şeklinde uzayıp giden,  epeyce bir mezar taşı yazısını,  okur merakından. Koca kabristanda, neredeyse beş yaşını geçen yoktur.

Okuması biter,  yola devam eder. Nihayet akşam vakti köye varır. Köyde, misafirlerin ağırlandığı oda vardır. Yatsıdan sonra cemaat odada toplanır, sohbet ederler. Yolcuyu iyi ağırlamışlardır. Hasan Efendi, teşekkürlerini ifade eder  önce. Sonra da, köye gelirken şahit olduğu mezar taşı yazılarının hikmetini sorar.

Köylūlerden, umur görmüş olduğu halinden belli olan nur yüzlü bir ihtiyar başlar anlatmaya :

– Bak kardeşim, bizde atalarımızdan kalma bir adettir. Dūnyaya gelen her kişi, mükellef olduğu yaşa geldikten sonra, hayatının çetelesini tutar. Hiç dertsiz , kedersiz geçen günlerini kaydeder. Vefat ettiğinde de, geride kalan yakınları, ilk olarak bu kayıt defterine bakarlar. Kedersiz geçen kayıtlı günleri hesaplarlar. Yaptıkları hesap sonunda , ömür kaç yıla tekabül ediyorsa, onu  yazarlar mezar taşına …

Hasan Efendi, köylünün anlattıklarından çok etkilenir. Derin bir iç geçirir. Mahzun bir edayla şöyle der:

– Benim vasiyetim olsun. Eğer birgün , bu köy sınırları içinde emri Hakk vaki olursa, benim mezar taşıma ;

” Ölü doğmuş Hasan Efendi’nin ruhuna diye yazılsın” der.

Evet Anadolu, aslında kültür ve irfan labratuvarıdır bir baştan bir başa… O, inançlarını  özümseyerek, kendine özgü bir romantizm , çıkarmıştır ortaya.

Sayfalar dolusu metinlerle, anlatılamayacak mevzuları , hikayeleriyle nasihat ve atasözleriyle kolayca dile getirmiştir.

Biz de, konumuzu özetler nitelikteki bir atasözüyle bitirelim, bu haftaki yazımızı:

“Dünya fanidir, bağlanmaya değmez. Ahirete hamiledir ihmale gelmez.”

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.