Bezdiren Uygulama: Kışla Disiplini

2
2529
Photo by slon_dot_pics on Pexels.com

Fitri olmayan davranışlar bir süre sonra fıtratı bozar. Hizmet insanlarını da mı? Evet, Hizmet insanlarını da… Bu hareketin çerçevesini Fethullah Gülen Hocaefendi çizmiş ve çizdiğini yaşamış. Sorun çizilen çerçevede, çerçevenin ölçülerinde değil, bizim tarafımızdan çerçeveye atılan ölçüsüz çiziklerde. Yani Hocaefendi’nin ortaya koyduğu bir kısım ölçüleri fıtrat kanunlarını dikkate almadan yaptığımız uygulamalarda.

Ne demek istiyorum? Hocaefendi yıllar önce Hizmet insanları için bir ölçü koymuştu: medresenin ilmi, tekkenin varidatı, kışlanın disiplini !

İhtimal ki yolun rehberi bu düsturların fıtrata dönüşmesini istiyordu. Anil merkez güç, güçlü olursa dışa yayılma da o denli hızlı olacaktı belki. Bu ölçüler pırlanta değerinde ve kuyumcu terazisiyle ölçü ister. Kantarla ölçenler ölçüyü kaçırır ve belli ki kaçırmışlar da. Birileri gibi “suçlusu abiler…” deyip, can feda dediğim bu değerleri hedef tahtasına koyup canın gırtlağa geldiği bu günlerde can sıkacak değilim…

Kim peki? Şu anda herkes yerine göre abidir abladır. Benim, sensin, odur…

Yukarda pırlanta değerler dediğim ölçüleri liderler ve liderin ayak izini adım adım takip eden yöneticiler bir yere kadar arızasız uygulayabilir.

Nasıl bir lider? Konunun esasından ayrılmadan, lider olarak Hocaefendi, süreç ve biz merkezli bir girizgahta bulunayım öncelikle. Lider derken, İnsan merkezli çalışan, ölçüsü vicdan olan ve topluma yol gösterirken sürekli nabız tutan bir lider.

Hocaefendi böyle bir liderdir işte. İnsan merkezli çalışan, vicdan ibresi son derece hassas, şefkati disiplini ile at başı ve eliyle değil, kalbiyle nabız tutan bir lider.

Bu değerlerin Hizmet hareketinin içinde yerli yerinde uygulanması için bu denli güçlü bir kişilik yeter mi?

Tabi ki hayır. Zincirin gücü en zayıf halkası kadardır. Zincirin en zayıf halkası bizdik, biziz. Bizden ötürü yer yer Hocaefendi çok güçsüz kaldı, belki bazen çaresiz.

Olaylara yön veremeyen lider olur mu? Olur. Bazen takipçilerinin yerinde olmayan öyle uygulamaları olur ki gözyaşı ile sükut çare gibi kalır bahçıvana.

Istıraplı saat ve günlerden sonra tekrar döner ve “Yeniden başlıyoruz…” sözüyle tahribatı aza indirmeye çalışır.

Nedir bu süreçteki tahribat? Okulların devri değil, kurumların kapanması da değil, mala mülke el konması da değil, yerinden yurdundan edilme de değil…

Bunlar tahribat değil mi? Bunlar tahribat görünümlü tamirattır bence…

İsterseniz Hocaefendinin gözlüğüyle bakın olaylara. Yerine yenisi konabilecek şeylerin yıkılmasından korkmayan liderin gözüyle… İşte umut veren ve ilham veren lider portresi. Yıkılan karşısında yıkılmamak sadece iradeyle alakalı değildir, bakış açısı da önemlidir. Olayı nasıl gördüğü ve nasıl yorumladığı da önemli…

Hocaefendi yukarda saydığım şeyler için “yolun kaderi…” der üzülür, yataklara düşer, gözyaşı döker takipçileri adına, ama onu endişelendirecek asıl şey bu değildir bence. Asıl endişesi yarım asrı geçkin bir zamanda inşa ettiği insan binasının yer yer çatırdaması. Harcı güven, itimat olan bir takımın -futbol diliyle diyeyim-, topa girmedeki motivasyon kaybı…

İşte girişte saydığım üç temel tavsiyeden biri olan “KIŞLA DİSİPLİNİ”, liderin istediği ve uyguladığı şekilde uygula/ya/mamadan kaynaklı azımsanmayacak bir dairedeki tahribatı.

Korkarak ve üzülerek söylüyorum bu kelimeyi: TAHRİBAT.Disiplin, vicdandan uzaksa” despotluk” olur adı.

Soru şu: Biz birlikte çalıştığımız yol arkadaşlarıyla vicdan ve şefkat ağırlıklı, insan merkezli bir disiplinle mi çalıştık yoksa iş merkezli, vicdandan arındırılmış, şefkati terkedilmiş bir disiplinle mi?

Eğer ikincisi ise despotluk olmuş ve despotlar gayr-i memnunlar büyütür.

Birincisini uygulayanlar çok olmakla beraber ikincisi de maalesef azımsanmayacak seviyede.

Ölçüsü belli: Beraber çalıştığı birisini telefondan arayıp “Nerdesin?” diye sorduğunda eğer karşıdaki kişi evde ve “Abi evdeyim” yerine “Abi eve yeni geldim” şeklindeyse gelmesi muhtemel azarı aza indirmek için ön savunma cevabı vermiş ki bu yönetici kendini sorgulaması lazım.

Haftaiçi yoğunluğu yetmezmiş gibi haftasonuna toplantı koyan bir yönetici, çalışanlarından birini orda göremeyince arayıp “Nerdesin?” diye sorduğunda karşıdaki “Çocukları gezmeye, parka, yemeğe, pikniğe çıkardım” diyemiyorsa bu yönetici disiplin içinde değil, despotluk içinde çalışıyor demektir.

Bir insanın ailesine zaman ayırması fitridir, ailesiyle olması fitridir, evinde olması fitridir, sıla-ı rahim fitridir.

İş merkezli çalışan yöneticelerin uygulamasının acı meyvesi süreçle birlikte kurumları kapanıp yerlerinden edilen kadrolarda net görülüyor:

Vazife almak isteme… Bu durumdaki hiçbir ferdin zan altında bırakılarak üzerine gidilmesi zorlanması rencide edilmesi taraftarı değilim.

Vazife almak istememenin altındaki sebep bulunamazsa aforoz kültürü yaygınlaşır. Vazife vermek isteyenler “Bunlar ölmüş, böyle hizmet insanı mı olur? ” gibi sözlerle uçurumlar oluştururken, karşı taraf da “Halden anlamıyorlar, üzerime geliyor…” gibi sözlerle duvarlar örer.

Siz buna vazifeden kaçış dersiniz, ben fitri bir tarzda uygulanamayan KIŞLA DİSİPLİNİ’nin ruhu yorması diyorum. Ve buna“Askerlik Sendromu” diyorum…

Anadolu’da askere “Mehmetçiktir”, görev yeri “Peygamber ocağıdır” Ölürse şehit, kalırsa gazidir. Oysa gel gör ki her Anadolu insanı için askerlik vazifesi, atlatması çok zor bir engeldir aynı zamanda.

Askere gözyaşıyla gönderilir vazife bitimi hasretle çekilir, asker gün gün sayar, onu bekleyenler gün gün düşer… Görevin bitmesi sevinç gözyaşlarıyla karşılanır.

Tezatlık yok mu sizce?

Sendorumun en güçlü belirtisi terhis olduktan sonra hiçbir askerin tekrar kışlasına gitmek istememesidir. Sebebi: Kışladaki disiplini vicdan veya şefkati öncelemeyecek kadar ciddi ve katı olması. Ve bundandır terhis olan hiçbir asker tekrar görev yerine dönmek, silah altına girmek istemez.

Görev almak istemeyen insanların -istisnası hariç- resminin özeti şu: Kurumları kapanıp hicret etmek zorunda kalan Hizmet insanları terhis oldu. Tekrar silah altına girmek istemiyor.

Askerlik sendorumuna sebep olan durum: Yanlış uygulanan kışla disiplini…

Hocaefendinin çaresiz kalacağı yer burasıdır işte. Bu sendrom esnaftan çok idari kadroda mevcut. En az idari kadro kadar çalışan esnaf Hizmetten hep lezzet aldı. Sebeplerin en önemlisi, idarecisi onu aradığında rahatlıkla “Hocam, şu an müsait değilim, ama falan zamanda olabilir.” diyebilmesiydi.

Esnafta uygulanan esneklik kadro çalışanına idealize şekliyle fitri olmayan tarzda uygulanınca fıtratı bozdu. “Fitri olmayan davranışlar bir süre sonra fıtratı bozar” demiştim başlarken. “Hizmetin sancağı görevdir. “Sancak yerde ne olur kaldır” dediğinizde cevab-ı sevap alamama hizmetin fıtratına aykırıdır.

Ve sonuç: Yerinde fitri uygulanamayan disiplin fıtratı bozdu…

Bundan sonraki adım, yanlış uygulayanlara veryansın etme değil, bu tahribatın nasıl tedavi edileceği ve bir daha meydana gelmemesi için neler yapılması veya yapılmamasıdır…

2 YORUMLAR

  1. Benim çocukluk ve gençlik yıllarımdaki(80-90) gibi şehirde tepedeki vali, ticaretin başındaki yetkili eğitim başındaki yetkili ve eğitimden geçen ve belli manevi levelleri atlamış ve yaşam ritmine ulaşmış en alt bireyle hepsi nin birden aynı safta durduğu aynı tastan yemek yediği aynı tepsiden çay içtiği aynı gece aynı halıyı gözyaşlarıyla ıslattigi günlere dönersek beklenen şafaklar daha hızlı yaklaşacaktır diye düşünüyorum… hadi negatif olayları sıralamayalım herkesin söyleyeceği vardır benim önerim bu yukarıda anlattığım gibi yaşamsal prototip kommunler kurup bağımsız entegre etmeden (edersen üst alt daha yakınlar uzaklar vb herşey replay olur ) dünyanın her köşesinde herşey yeniden başlıyormuş gibi hasbilik ve diğergamlıkla hiçbir beklentiye girmeden.. .insanlardan bir insan olayım yeter mantığıyla Allahın inayetiyle eskiden olduğu gibi yeniden olur inşallah

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.